Zeki Müren'in Hayatı-4 Hayat Öyküsü

6 Aralık 1933 doğmuşum... İyi halt etmişim.
        39 İlk Okul: Siyah önlük, beyaz yaka. Topluma ilk fiyaka.
        44 Orta mektep: Soluk beniz, kısa saç. Umutlardan kıskaç.
        47 Lise: Pembe hayaller, yeşil filizler, Yorulmayan yorgun dizler
        Akademi 1950: Renk deryasında renksiz yelkenli.
        1955 Sahne: Çile, para, para, çile. Ne dilersen dile.
        62 en büyük aşkım; 62 en deli gönlüm... 62 en... neyse...
        Son tarihi bir bilseydim, işportacı olurdum 
        Hayatın anası tablamda.

Sanat Güneşi Zeki Müren Bıldırcın Yağmuru adlı kitabına koymuştu bu biyografik şiirini. Yaşamını bu şiirle özetleyivermişti. 1965’te bu satırları yazarken bir tek şeyi bilmiyordu: Kara dünyaya ne zaman veda edeceğini... Oysa biz artık biliyoruz: 1996'da bir güneş gibi parlamasını sağlayan sahnede, billur sesini bizlere duyurduğu ilk mikrofonu elindeyken yorgun kalbine yenik düştü. Geride 300ü aşkın şiir, 100e yakın beste, 500ü aşkın plak, 18 film, bini aşkın desen ve kulaklarımızdan silinmeyecek, hiçbir ölçüyle ölçülemeyen güzellikte bir nida bıraktı.

Şimdi en başa dönüp Türkiye’nin bu ilk ve tek sivil Paşası Zeki Müren’i satır başlarıyla, zaman zaman kendi ifadeleriyle tanıyalım.

6 Aralık 1993 doğmuşum... İyi halt etmişim.

63 yıl öncesinin Bursa’sı... Cumbalı evlerin yıkılmamak için sırt sırta verdiği Tophane Mahallesi Orta pazar Caddesindeki 30 Numaralı ev. Sadece mahallenin değil Bursa’nın en iyi giyinen erkeği diye ün salan Kaya Bey ve güzelliği, tatlı diliyle mahallenin göz bebeği Hayriye Hanım sıkıntıda. Mahallenin ebesi Rukiye Hanım bir içeri bir dışarı koşuşturup duruyor. Herkes hem endişeli hem heyecanlı hem de büyük bir merakta. Dakikalar geçmek bilmiyor. Gün doğmak üzere. Sabah ezanına bir çığlık karışıyor. Rukiye ebe bir yandan bir oğlan doğduğunu müjdeliyor, bir yandan da sanki içine doğmuş gibi göbek bağını uzun kesiyorum ki sesi güzel olsun diyor.

Babaanne, başarılı ve zeki olsun diyerek adını ZEKİ koyarken, dede yıllarca kulağından silinmeyecek ve ilk müzik dersi olan ninnisini fısıldıyor kulağına.

İşte böyle doğmuş yıllar sonra Türk Sanat Müziğinde Türkiye’nin bir numarası olacak ZEKİ MÜREN...

39 İlkokul: Siyah önlük, beyaz yaka. Topluma ilk fiyaka.

Ahşap cumbalı evin üst katı. Minik Zeki 6 yaşında. Ev derin bir sessizlik içinde. Herkes uyuyor. O hariç. O pirinç karyolasında sırtüstü yatmış pırıl pırıl parlayan gözlerini tavana dikmiş sabırsızlıkla sabahın olmasını bekliyor. Çünkü aylar, günler boyu kedisi Benliye anlattığı hikâyeleri sabah olunca gerçeğe dönecek. Günlerdir dört gözle beklediği okuluna nihayet bu sabah kavuşacak Zeki.

Günün ilk ışıklarıyla hemen yatağından kalkıp aşağıya iner. Babaanne çoktan kalkmış mangalda sabah kahvesi pişirmektedir. Kim bilir belki o da torununu okula başlayacağı bu ilk güne hazırlanmak için sabahı zor etmiştir. Zekiyi bir güzel giydirir. Adeta gelini ile küçük bir rekabet yaşamış ve babaanne kazanmıştır. Anne Hayriye Hanım aşağıya indiğinde Zeki çoktan okula hazırdır.

Hayriye Hanım, Zekiyi Orhan Gazi İlkokuluna götürür ve Nazire Öğretmene teslim eder. Yalnız küçük bir sorun vardır: Zeki henüz altı yaşındadır. Müren ailesi ilk haftayı heyecanla bekler. Ya bir aksilik çıkarsa diye. Ne var ki küçük Zeki, tıpkı adı gibi zeki bir çocuktur ve müjde gelmekte gecikmez:

Zeki, okuma-yazmayı hemen söktüğü için okula kesin kaydı yapılır.

Okul dışındaki günler de keyif içinde geçer. Aile tek çocuklarının üzerine titrer. Zekiye sokakta oynamak resmen olmasa da yasaktır. Çünkü taşlı, topraklı yolda çelik-çomak oynarsa gözlükleri kırılabilir. Zaten çok ince ruhlu, duygusal olan Zeki hem bu ruh halinin hem ailesinin etkisiyle evin merdiveninde oturur, sokakta oynayan çocukları seyreder imrenerek. Neyse ki bez bebeği Tomris vardır. En büyük eğlencesi akşamları evin merdiveninde babasını beklemektir. Kaya Bey her akşam aynı saatte yolun başında göründüğünde Hayriye Hanım çoktan akşam sofrasını hazırlamış olur. Rakılar içilir ve Zeki babasının dizindeki yerini alır her gece olduğu gibi büyük bir zevkle her ikisinin de en çok sevdiği şarkıyı söylemeye başlarlar:

Yalnız benim ol, el yüzüne bakma sakın sen...

Kıskan beni, göğüsünde uyut, yan ateşimden...

Pazar günleri biri beyaz biri doru iki atın çektiği minik faytonla anne ve babayla gidilen piknikler, piknikteki çilingir sofraları hiç silinmez hafızasından.

Sahne tozunu ilk o yıllarda yutar: Her yaz gelen çadır tiyatrosu Zeki’nin en büyük eğlencesidir. Evde babaannesinin gıcırdayan gramofonuna kayıt yapıyormuşçasına şarkılar söyleyen, bahçenin havuzunun duvarlarını sahne olarak kullanan küçük Zeki için çadır tiyatrosunun çok büyük bir anlamı vardır, çünkü orada saz heyeti ve sanatçılar vardır. Çadır tiyatrosu Bursa'da kaldığı müddetçe Müren ailesi iki gecede bir giderler. Zeki en önde oturur ve sırayla sahneye çıkan sanatçılarla birlikte şarkıları mırıldanır, sahne kokusunu içine çeker doya doya... İşte bütün yaşamı boyunca onu sahnelere bağlayacak tozu ilk orada yutar. Tiyatro dönüşü sıra Zeki'dedir. Eline renkli bir mendil alır, başına şifon bir eşarp sarar, geçer aynanın karşısına saatlerce şarkı söylerdi.

44 Orta mektep: Soluk beniz, kısa saç. Umutlardan kıskaç.

Mora yarımadasından gelip Bursa’ya yerleşen, topuz saçları, bembeyaz uzun elbisesiyle mahallede herkesin arkadaşı, ablası olan babaanne, Zeki’nin ortaokul yıllarında midesinden rahatsızlanmıştı. Yılda bir kez Tuzla’ya İçmeler’e gelirdi. Zeki ile birlikte Mudanya’dan İstanbul’a gelir ve Sirkeci’deki Viyana Oteli’nde kalırlardı. Her şey Zeki’yi adeta sahnelere hazırlıyordu. Otelin alt katındaki plakçı son çıkan plakları çaldıkça Zeki müthiş heyecanlanır, şarkıları dinlemek için otelin penceresinden aşağıya düşecek kadar kendinden geçerdi. Bursa’ya dönmek gelmezdi içinden.

Ortaokul bittiği zaman içindeki isteği bastıramaz hale gelmişti. Bursa ona dar geliyordu. İstanbul’a gitmek için içinde dayanılmaz bir arzu vardı. Dinlemek istediği sanatçılar, müzik dersleri alabileceği okullar istediği her şey İstanbul’daydı. Sonunda babacığına açtı derdini. Babası kırmadı onu.

1947 Lise: Pembe hayaller, yeşil filizler. Yorulmayan yorgun dizler

Bir sonbahar günü babası Zeki’nin elinden tutup İstanbul’a götürdü. Zeki burnuna gelen kokuyu çadır tiyatrosundaki kokuyla karşılaştırdı. İstanbul’un kokusu ağır bastı. Çok sevdiği annesi, babası, neneleri, dedeleri, herkes Bursa’da kalmış Zeki İstanbul’da Bebek’teki Boğaziçi Lisesi’ne yatılı olarak kaydolmuş ve yepyeni hayata ilk adımını atmıştı. İlk aylar çok zordu. Dağ sıla hasreti, aile özlemiyle doluydu. Etüd öncesi toplandıkları yüksek tavanlı, muhteşem akustiği olan dershanede bu özlemini duygulu sesiyle dile getirir, sınıfı hıçkırıklara boğardı:

Penceremden kar geliyor,

Aman annem, gurbet bana zor geliyor...

Sonra Zeki’yi sevinçten havalara uçuracak bir haber duydular okulda. Ünlü bestekâr Şerif İçli ve Kadir Şençalar Boğaziçi Lisesi’ne gelerek ders vereceklerdi. İlk kayıt yaptıran Zeki oldu. Her Çarşamba hiç aksatmadan ders almaya başladı. Sonraları dersler Şerif İçli’nin evinde de sürdü. Okulun tatil olmasını dört gözle bekliyordu. Ailesine kavuştuğu ilk tatil, ilk bestesini de kazandırmıştı ona. Sözlerini de kendisi yazmıştı hem de akrostiş olarak:

Zehretme bana hayatı cananım

Elemlerle doldu benim her anım

Kederinle yanıp sönse de canım

İnan ki ben sana yine hayranım

İstanbul a döner dönmez Acem Kürdi makamında bestelediği bu ilk şarkısını keman üstadı Yavuz Özüstün ve Udi Edip Dikencik’e mırıldandı. Onlardan aldığı olur ona dünyaları bağışlamıştı. Bu ilk beste Zeki Müren daha lisedeyken henüz 14 yaşındayken radyoda Suzan Güven tarafından okunmuştu.

Boğaziçi Lisesi Zeki Müren’in hayatının dönüm noktasıydı. İlk bestesini orada okurken radyoda çalınmıştı. Radyoyla tanışması da yine o yıllarda olacaktı:

Radyoda Zeki Müren’in bestesini seslendiren Suzan Güven bir gün okula gelmiş ve müjdeyi vermişti:
Radyo imtihan açtı. Sanatçı alınacak. Bunu sana haber vermeye geldim. Mutlaka bu imtihana girmelisin.

Sınav gününü nasıl bekledi, radyoevine kadar nasıl gitti, farkında değildi. Öylesine çok heyecanlıydı ki dizleri titriyor, ağzı kuruyordu. Ama her şey radyoda jürinin karşısına, sazların önüne geçtiğinde bitmişti. Veli Kanık, Yorgo Bacanos, Refik Fersan, Fahire Fersan, Cevdet Çağla ve Baki Süha Edipoğlu’ndan oluşan jürinin karşısında 3 bin eseri ezbere bilen yaşı genç ama bilgisi, görgüsü, sesiyle 40 yıllık sanatçılara taş çıkartan bir Zeki Müren vardı. İlk okuduğu şarkı Hicaz makamında Nideyim sahnı çemen seyrini cananım yok oldu. Sonra ardı geldi. Jüri Zeki Müren’i Bir türlü bırakmıyordu. Sınava girmek için bekleyen 185 kişi kapıda sabırsızlıkla içeride ne olduğunu öğrenmeye çalışıyor, jürinin istekleri ise bitmiyordu. Bir saatin sonunda jüriden bir tek ses çıkıyordu:

“Fevkalade, fevkalade...”

Boğaziçi Lisesi’nde bayram vardı. Çok sevdikleri Zeki Müren radyo sınavını da başarıyla geçmişti. Sıra program yapmaya gelmişti ki birinci haftanın sonunda beklenen telefon geldi radyodan:

Perihan Altındağ rahatsızlanmıştı ve yerine Zeki Müren’in programa çıkması isteniyordu. En çok sevdiği makam olan Hicaz dosyasını alıp koşa koşa gitti radyoevine. Program tam 45 dakikaydı. Zeki Müren’in ilk programıydı. Binlerce, milyonlarca insan onu dinleyecekti. Bacakları titriyor, sırtı terden ıslanıyordu ama o adeta bülbül gibi önce hicaz şarkıları okudu, ardından kalan vakti doldurmak için bir maya, ardından bir türkü...45 dakika bitmişti. Saz heyeti şaşkın, radyoların başındakiler merakta, Zeki Müren mutluluktan sarhoştu. Dinleyenler telefonlara sarılmıştı. Herkes büyük bir merak içinde bu güzel sesin sahibini öğrenmek, tanımak istiyordu. Gelen telefonlardan biri de Hamiyet Yüceses’tendi:

“Radyodan 45 dakika boyunca ağlayarak dinledim seni evladım. Çok merak ediyorum, kimsin, nesin?”

Çok değil, birkaç ay sonra yalnız Hamiyet Yüceses değil, tüm Türkiye onu tanıyacak, sevecek, hayran olacaktı.

Lise yılları böyle geçti. Bir yandan şöhret basamaklarını tırmanıyor bir yandan Refik Fersan’dan feyiz almaya, Şerif İçli’den ders almaya devam ediyordu.

Akademi 1950: Renk deryasında renksiz yelkenli

Boğaziçi Lisesi Zeki Müren’i Türkiye'ye kazandırmıştı. Lise bittiği gün Zeki Müren plakçıların, gazinocuların, filmcilerin peşinde koştuğu pırıl pırıl bir gençti. Sıra üniversiteye gelmişti. O artık bir şöhretti ama ailesinin de etkisiyle okulu hep birinci sıradaydı. İstediği fakülteye girebilecekken o sınavla öğrenci alan Güzel Sanatlar Akademisi’ni seçti. İlkokuldan beri resme, güzel sanatlara olan ilgisi sınavı kolaylıkla geçmesini sağladı.

Bir yandan akademiye devam ediyor, bir yandan da radyo programlarını sürdürüyordu. O yıllarda İstanbul’da üç gazino vardı. Küçük Çiftlik Parkı, Tepebaşı Gazinosu ve Cumhuriyet Gazinosu. Gazino sahipleri sırayla Zeki Müren’in kapısını çalıyor ve o günler için çok büyük paralar öneriyorlardı. Zeki Müren’in yanıtı hep aynıydı: -Hayır.

Ama plak önerisine aynı kararlılıkla hayır diyemedi. Bütün plakçılar peşindeydi. En büyüklerinden biri görülmemiş bir parayla kapısını çalınca kabul etti. Yeşilköy’de bir stüdyoda doldurulan ilk plak “Bir Muhabbet Kuşu” yok sattı. Türkiye’nin her yerinde pikap olan her evde, lokantada, kahvede, meyhanede artık bir tek plak çalıyordu: Bir Muhabbet Kuşu... Altın Plak ödülünü ise 1955’te doldurduğu “Manolya” adlı plağı ile alacaktı.

Sırada Yeşilçam vardı. İlk film teklifi baba dostu İhsan Doruk aracılığıyla geldi: Cahide Sonku, o yılların en gözde sanatçısı, o unutulmaz güzellikteki Cahide Sonku müzikal bir film yapmak istiyordu ve başrolde Zeki Müren’i uygun görmüştü. Babası; -önce okul bitsin, diye direnecek oldu ama ikna edildi ve kollar sıvandı.

Yapımcılığını Cahide Sonku ve kocası İhsan Doruk’un yaptığı başrollerini Jeyan Mahfi Ayral ile Zeki Müren’in paylaştığı “Beklenen Şarkı” adına uygun bir başarı elde etti. Türkiye Zeki Müren’i bekliyordu ve onu bağrına bastı. Beyaz Perde’ye aranan renk bulunmuştu. Ardı ardına 18 film çevirdi. Her biri büyük başarı elde etti Şiir, şarkı, desen derken Zeki Müren adeta güzel sanatların her dalında başarılı olabileceğini kanıtlıyordu. Filmlerde hem oynuyor, hem söylüyor hem müzik yönetmenliğini yapıyor hem de kendi dublajını kendi yapıyordu. Sıra sahneye gelmişti…

1955 Sahne: Çile, para, para, çile. Ne dilersen dile.

Gazino sahipleri kapısını aşındırıyordu. Biri gidiyor, biri geliyor, araya tanıdıklar konuluyor. - dile bizden ne dilersen, deniyordu. Okul da bitmişti. Yani artık gazinocuları reddedeceği bir bahanesi de yoktu. Küçük Çiftlik Gazinosu’nun sahibi Mahmut Alnar bu fırsatı değerlendirdi:

“ Okulunuz bitmiş Zeki Bey, Size gecede 1200 lira teklif ediyorum. Evet mi, hayır mı?” Gecede 1200 lira... 1954 yılı için bu parayı bir gecede kazanmak hayal bile edilemezdi. Zeki Müren’in dudaklarından dökülen “Evet” onu sahnelerin “Sanat Güneşi” yapacak ilk adımdı. “Evet” dediği andan itibaren içine bir kurt düştü. İlk kez hayranlarının karşısına çıkacaktı. Şimdiye kadar onu plaklarından, radyodan, filmlerinden izleyenlerin, sevenlerin karşısına etiyle, kemiği ile ilk kez çıkacaktı. Öyleyse bir şeyler yapmalıydı. Yetenekleriyle nasıl ötekilerden faklı olduğunu kanıtladıysa, görüntüsüyle de farklı olmalıydı. Bir şeyler yapmalıydı. Günler, geceler boyu düşündü ve sonunda buldu. Sahneye önce beyaz bir frakla çıkacak, beş şarkı sonra siyah bir frak giyecek, altı şarkı da bordo cıvıl cıvıl bir frakla programını tamamlayacaktı. Tam içi rahatlamıştı ki aklına saz heyeti geldi. Ya onlar? Ne giyecekti. O güne kadar her biri başka biri başka bir renk giysisiyle hatta kirli buruşuk giysilerle çıkıyorlardı sahneye. Onu da değiştirmeliydi de nasıl? Akademi Dekoratif Sanatlar Bölümü’nde okumuş olmasının da etkisiyle çözümü bulmakta gecikmedi. Hem sahne düzenini değiştirdi, hem saz sanatçılarına bir örnek elbise giydirmeye karar verdi. Tek sorun her biri kendi alanında üstat olan saz sanatçılarına bunu nasıl söyleyeceğiydi. Ama duygusal, sevecen kişiliği, insanlara duyduğu saygıyı, sevgiyi göstermekteki becerisi ve nezaketi bunun da üstesinden gelmesini sağladı. Şıklığıyla tanınan Selahattin Pınar bu işe biraz alınmıştı. Zeki Müren; - Canım üstadım, diğerlerine de siz örnek olursunuz. Siz giyerseniz onlar da giyer. Deyince akan sular durmuştu.

Zeki Müren Küçük Çiftlik Gazinosunda sahne aldığı ilk gece bembeyaz bir frak giymiş arkasında oturan Selahattin Pınar, Sadi Işılay, İsmail Şençalar, Yorgo Bacanos, Kadri Şençalar, Şükrü Tunar, Necdet Gezen (Müjdat Gezen’in babası), Fevzi Aslangil ve Hakkı Derman da bir örnek mavi ceket, gri pantalaton ve gri papyonlarıyla yerlerini almıştı. Bu Zeki Müren’e göre “küçük değişiklik” ilerde sahnelerde yaratacağı büyük devrimin de göstergesi olmuştu.

Tarih 2 Mayıs 1955’ti. O gece Küçük Çiftlik Gazinosu’nda yer yerinden oynamıştı. Zeki Müren sahneden inemiyordu. Gördüğü büyük ilgiye gözyaşlarıyla karşılık verdi. Kalbinin bütün bu heyecanlara nasıl dayandığını anlayamıyordu.

Sahne programlarının ardı arkası gelmiyordu. Biri bitiyor diğeri başlıyor, sahneden indikten sonra da “ekstralar” başlıyordu. Bu ekstraların çoğu ona vaktiyle elini uzatan sanatçıların jübileleri oluyordu.

Sahnelerdeki devrim ise tüm hızıyla sürüyordu. Önce saz heyetinin sahne giysilerinin dışarıda da giymemesi için küçük bir önlem aldı. Giysilerin yakalarına parlak şal desenli parçalar koydurdu ve böylece elbiselerin gündelik yaşamda giyilmesini ve yıpranmasını önlemiş oldu. Ardından kendi giysilerini ele aldı. Modelini çiziyor, kumaşını beğeniyor ve diktiriyordu. Her birinin de bir başka adı kostümlerinin. Kendi modasını kendi yaratıyordu. Neler yoktu ki bu modada: Bir gün pullar, payetlerde süslü pırıl pırıl bir ceket, başka bir gün rengârenk ışıl bir kostüm. Ama en büyük devrim sahneye şortla çıkmasıydı:

Apartman topukların moda olduğu yıllardı. Dizlerine kadar bağcıklı lame çizmeler, yakası tüylü, payetlerle süslenmiş lame karışımlı mini minnacık bir şort takım ve arkasında yine elbisesine uygun renklerde şifon bir pelerin, kolunda-başında giysilerini tamamlayan aksesuarlarla seyircilerin karşısına çıktığında o güne dek süregelen bütün kalıpları, alışkanlıkları yıkmıştı. Aldığı kimi cılız eleştirilere karşı “Bir sanatçı hem kulağa hem gözlere hitap etmek zorundadır” diyordu. O günlerde sınırlı sayıda olan magazin bası, müzik-sinema dergileri için bulunmaz bir nimetti. Hemen her gün, her hafta Zeki Müren ile ilgili bir haber, Zeki Müren’in sahnelere getirdiği bir yenilik yer alıyordu gazetelerde, dergilerde.

Bu yeniliklerden biri de Zeki Müren’in sahne dekorunu değiştirmesiydi. O güne kadar düz olan sahne onun ricasıydı “T” şeklinde bir podyuma dönüştürülmüştü. Böylece Zeki Müren gazinonun her yerinden görülebiliyor, sanatçı hayranlarıyla daha da yakınlaşabiliyordu. Her gece kendi programının başlamasından çok önce gazinoya gider, müşterilerinin kimler olduğunu, ona çiçek yollayanları öğrenir, her biri için adeta bir başka şiir yazar ve bunları sahneden okurdu. Konuşma tarzı, hitap tarzı da adeta bir devrimdi. Seyircilerine “siz” der, onlara duyduğu sevgiyi, saygıyı öylesine güzel bir Türkçeyle ve öylesine şairane dile getirirdi ki izleyiciyle kurduğu bu diyalogu hiçbir sahne sanatçısı böylesine başarıyla kuramamıştı.

Yemekli, içkili gazinolarda sahneye çıkıyordu ama sıra Zeki Müren’e geldiği zaman gazino adeta bir konser salonuna dönüyor çıt çıkmıyordu. Garsonlar servis yapmayı bırakıyor, müşteriler çatal bıçakları bırakıyor, Zeki Müren’in şarkıları, esprileriyle doyuyorlardı...

Tiyatroda oynaması da olay oldu. Oyun, aylarca kapalı gişe oynadı.

Şöhretin zirvesindeyken askerliği geldi çattı. Ankara Piyade Okulu’nda hakilere büründü. Türkiye’nin dört bir yanından her bölük Zeki Müren’in orada askerlik yapmasını istiyordu. O, kurada Tuzla Uçaksavar’ı çekmişti. Piyade Okulu Komutanı odasına çağırdı ve “Oğlum Zeki, bir dilekçeyle piyadede kalmak istiyorum der misin?” diye sordu. Hemencecik yazdı dilekçeyi ve Ankara’da kaldı ama 6 ay sonra Genelkurmay emri ile İstanbul’a Harbiye’ye aldılar onu. Askerliği boyunca ordunun göz bebeğiydi. Verdiği 100 den fazla konserle askere moral kaynağı oldu. Orduya, askere, devlete olan saygısını, sevgisini ölümünden sonra mirasının yarısını “Mehmetçik Vakfı” na bağışlayarak bir kez daha kanıtlayacaktı.

Yıllar hızla geçiyor, Zeki Müren’in yıldızı söneceğine daha da parlıyordu. Plak, kaset dolduruyor, sahneye çıkıyor, film çeviriyor, desen çiziyor, şiir yazıyor, durmaksızın üretiyordu. İşte bu yıllarda bu kez tiyatrocular çaldı kapısını. Sıraselviler’de Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun Arena Tiyatrosu’nda sahnelenilecek “Çay ve Sempati” de rol almasını istiyorlardı. Cüneyt Gökçer’in yöneteceği oyunda bir kolej öğrencisini canlandıracaktı. Rol arkadaşları Altan Karındaş ve Asuman Korad'dı. Zeki Müren, birkaç dakika düşünmüş ve kararını vermişti: “Neden olmasın. Bir ses sanatçısının tiyatroda oynayabileceğini ispat edebilmesi lazım” deyince teklifi getirenler sevinçten Zeki Müren’in boynuna sarılmıştı. Tiyatro da oynaması da olay oldu. Oyun aylarca kapalı gişe oynadı. Zeki Müren bir kez daha başarmıştı.

62 en büyük aşkım; 62 en deli gönlüm...62 en... neyse... Bindokuzyüz bilmem kaç; Veda kara dünyaya.

1962 den sonrasını yazmamış, yazmak istememişti. En büyük aşkını zaman zaman dile getirse de ne kim olduğunu öğrenebildik ne aşkın yaşanıp yaşanmadığını... Anılarını yıllar sonra kaleme aldığında Bursa'da kapı komşusu olan yeşil gözlü esmer güzeli bir kızdan söz etmiş, ona olan aşkını söylemeden kızın evlendiğinden dem vurmuştu ama magazin basını bütün çabalarına karşın gerçek aşkının ya da aşklarının kim olduğunu, kimler olduğunu öğrenemedi. Makyaj yapıyor olmasından, sahneye mini etekler, şortlar rengârenk cıvıl cıvıl kostümlerle çıkıyor olmasından hareketle cinsel tercihi hakkında yorumlar yapıldı, imalarda bulunuldu. Şoförleri, aşçıları yardımcıları “cinsel tercihlerini” herkese anlatmakla tehdit etti ama o bunların hiç birine en azından görünürde pabuç bırakmadı. Kırılan kalbini, incinen onurunun, insanlara duyduğu güvenin sarsılmasını da içine gömdü. Bir televizyon programında cinsel yaşamı ile ilgili imalara verdiği yanıtta gizliydi her şey:

“Tanrının istediğinin önüne geçilmez. Tanrı nasıl nasih ederse öyle olur.”

Vücudun iflası

Zeki Müren’in seksenli yıllarda yaşamında acılar, hastalıklar, üzüntüler vardı. Yıldızının parlama eğrisi hala yukarıları gösteriyordu ama sağlığı yılların koşuşturmasına, heyecanına, stresine artık dayanamıyor, sağlık eğrisi hızla aşağılara düşüyordu.

Ankara’da konser verdiği günlerdi. Ayaklarında, dizlerinde dayanılmaz ağrılar başlamıştı. Ayakkabılarını, o sevdiği rugan pabuçlarını giymek ölümdü. Ama dayanıyordu. Zeki Müren söz verince onu tutardı. Yıllarca ödün vermediği bu ilkesinden vazgeçemezdi. Ayakkabılarının önünü kestirip öyle giymeye başladı. Ayakları görünmesin diye de sahnenin önünü çiçeklerle kaplatıyordu. Teşhis damar genişlemesiydi. Tek tedavi de kortizonlu iğnelerdi. Kortizonlu ilaçlar yüzünden bir ayda tam 14 kilo almıştı. Artık sahnelere pek çıkmıyordu, televizyon çekimlerinde ise vücudu görülmesin diye genellikle üstü çiçekli bir masanın arkasında duruyordu. Küçük çekim hileleriyle hızla kilo alan vücudunu saklıyor ama hastalıklarını önleyemiyordu. Vücudu iflasa doğru gidiyordu.

Antalya’daki antik tiyatro Aspendos’ta şarkı söylemesi projesi o günlerde gündeme geldi. Antik tiyatro ilk kez böyle bir konsere sahne olacaktı. “İlk” lerin adamı Zeki Müren’in bu projeye “Hayır” demesi çok güçtü. Kararını verdi: “ O konser hayatımın en büyük konseri, zafer tacı olacaktı.”

Konser günü Antalya boşalmıştı adeta. Yollarda faytonları çeken atların nal sesinden başka ses duyulmuyordu. Aspendos ise tıklım, tıklımdı. Yalnız tiyatronun içi değil dışı da dolmuştu. Konserin birinci bölümü klasikti. Dede Efendi’yle başlamış, Nevres Paşa’yla devam etmiş, birinci bölümü Bayburtlu Zihni’nin eserleriyle sonlanmıştı. Konserin ikinci bölümünde Sadettin Kaynak ve Selahattin Pınar’ın eserleri vardı. Aspendos’un içinde ve dışında binlerce kişi nefesini tutmuş, bu müzik ziyafetini dinliyordu can kulağıyla. Üçüncü bölüm cicili-bicili kostümleriyle çıkmıştı hayranlarının karşısına, günün popüler parçaları ile coşturmuştu dinleyenleri. Konser bittiğinde Aspendos ayaktaydı. Çılgın alkışların ardı arkası gelmiyordu. Zeki Müren mutluluktan sarhoş, acılarını, hastalıklarını, yorgunluğunu unutmuş, havalarda uçuyordu. Sabaha karşı zorla yatağa gönderdiler.

1980’in Haziranı. Hava güzel mi güzel. Zeki Müren, son yıllardaki gözde yeri Kuşadası’nda Kalamaki Koyu’nda. Kumsalda bir şemsiyenin altında oturmuş denize girenleri seyrediyor. Bir anda gözleri kararıyor, nefes almakta zorlanmaya başlıyor. Adeta “Azrail boğazını sıkmaktadır.” Çevredekiler fark edip apar topar Alsancak’a Özel Sağlık Hastanesine kaldırılır. İlk tedavisini yapan doktorlar durumu özetler: Tansiyonu 12’ye düşmüş, nabız 100’e yükselmiş. Fazla kilolarına tansiyon ve gut hastalığı eklenince kalbi dayanamamış. O gece Ege Tıp Fakültesi’ne nakledildi. Bir hafta sırtüstü yatmak zorunda kaldı. Şimdilik durumu iyiydi, kendi deyimiyle “Azrail’i kovmayı başarmıştı” ama sonrası için daha köklü önlemler gerekiyordu. Dostları, yakınları seferber oldu. Ankara’da da doktorlara göründükten sonra durumun ciddiyeti iyice ortaya çıktı. Bir an önce fazla kilolarından kurtulması gerekiyordu. Damarları kalbine yeterince kan taşıyamıyorlardı. Houston’a gitmeye karar verdi.

Houston’da ünlü kalp uzmanı De Bakey’in ellerine teslim oldu. Anjiyo sonucuna göre kalbe giden üç damardan ikisi tıkalıydı ama ameliyat olması gerekmiyordu. Bu habere çocuklar gibi sevinmişti. Ama bir an önce kilolarından kurtulması gerekiyordu. 54 gün boyunca sadece su içmesine izin vererek tam 25 kilo verdirdiler.

Türkiye’ye döndüğünde artık çok şey değişmişti. Yemesine, içmesine dikkat edecek, stresten, üzüntüden uzak duracaktı.

Bir sabah gazeteleri okurken gözüne bir ilan ilişti. Bodrum’da kiralık yazlık ilanıydı. Ev tutuldu. Zeki Müren Bodrum’a gitti. Gidiş o gidiş. Bir daha da dönmedi Bodrum’dan. Bodrum’un yazlıkçıları da yerlileri de onu bağrına basmıştı. Bardakçı Koyu’nun adı Zeki Müren Koyu olmuştu. Ama hastalıklar yakasını bırakmıyordu. Sürekli kontrol altında tutulması gereken tansiyonu, şekeri, her an durabilecek kadar yorgun bir kalbi vardı artık. Her şeyden elini eteğini çektiği yıllarda Alo deterjanlarının reklamlarına çıkması istendi. Tam onu kabul etmiş ve sözleşme imzalanmıştı ki İstanbul’dan bir haber geldi:

“Zeki Müren devlet sanatçısı unvanı verilecek sanatçılar listesindeydi.”

Ama reklam filminin anlaşmasını çoktan yapmıştı yani “Zeki Müren’in Sözü”yle yetinilmemiş bir de sözleşme imzalanmıştı. O yüzden devlet sanatçısı unvanı verilmedi. Bu aksiliğe kalbi burulsa da o zaten Türk halkının gözünde en büyük unvanları kendiliğinden kazanmış, en üst mertebeye ulaşmıştı. Onunla avunmayı yeğledi.

Bodrum’daki inziva da onu basının bir numaralı malzemesi olmaktan alıkoyamıyordu. Her gün yeni bir haberle basındaydı. Bu haberlerin çoğu gerçeği yansıtmıyordu ama o bunların hiç birini “yalanlamıyor”, basındaki gerçek dostları aracılığıyla işin doğrusunu yansıtmaya çalışıyordu. Sevenleri ise eski konserleri, kasetleri, plaklarıyla avunuyordu. Artık birden çok televizyon kanalı, yüzlerce radyo istasyonu, birçok gazino vardı. Hepsi sırayla kapısını çalıyordu. Bir tek kaset, bir tek konser için yine akıl almaz paralar öneriyorlardı. Gerçi o günlerde ikna edilmesi gereken babası, bitmesi gereken okulu gibi engelleri yoktu ama hepsine verdiği yanıt tekti: "Hayır sağlığım izin vermiyor.”

Biyografik şiirinde söylediği “Bin dokuz yüz bilmem kaç” a hızla yaklaşıyordu 1996 yılı başında içinde kıpırdayan aşkı daha fazla bastıramadı. Sanki ölmeden önce son kez hayranlarıyla buluşmak istiyordu. Sanki öleceğini hissetmişti. Önce TRT’ye açtı kapılarını, yaşamını anlattı ince ince. Adeta TRT’ye onu Zeki Müren yapan, “Sanat Güneşi” olmasına ilk olanağı tanıyan TRT’ye vefa borcunu ödemek istiyordu ölmeden önce...

Sonra o gün geldi. TRT İzmir stüdyolarında “Batmayan Güneş” adlı Zeki Müren Belgeseli’nin çekimleri ve bir ödül töreni vardı. Yakınları sağlığı iyice bozulan Müren’in İzmir’e gitmesine karşı çıktılar. Hiç kimseyi dinlemedi. Hatta sonradan evdeki yardımcılarının söylediğine göre o gün ilaçlarını da almadı. Evden çıkarken yardımcılarıyla helalleşti ve onu son yolculuğuna götüren minibüse bindi.

Tarih 24 Eylül 1996’yı gösteriyordu. Zeki Müren TRT’nin İzmir Fuarı’ndaki stüdyolarındaydı. Yanında Ajda Pekkan ve Muazzez Ersoy vardı. Onlarla sohbet etti, şarkı söyledi. Daha sonra TRT Genel Müdür Yardımcısı Altan Kıyal sanatçıya Türk musikisine yaptığı hizmetlerden ve “Batmayan Güneş” adlı dizinin yapımındaki katkılarından dolayı teşekkür etti. TRT’nin Zeki Müren’e bir de sürprizi vardı. Sanatçının 1951 yılında Ankara Radyosu’nda ilk şarkısını söylediği mikrofonu hediye edeceklerdi.

Zeki Müren, çok heyecanlanmıştı. Oturduğu koltuktan güçlükle kalktı. Büyük bir gayret sarf ederek birkaç adım attı ve sunucu Hülya Aydın’ın eline sıkı sıkı tutunarak ayakta durmaya çalıştı. Bacaklarının titrediği, yüzünün solduğu gözleniyordu. Altan Kıyal’ın konuşmasından sonra mikrofonu eline aldı ve son gücünü kullanarak şu birkaç cümleyi söyleyebildi: “Böyle bir sürprizi beklemiyordum. Hayatımın en büyük anısı. O yıllara iniyorum. Ağlayayım mı, güleyim mi?” dedi. Bunlar son cümleleriydi. Kıyal ve Aydın’ın yardımlarıyla koltuğa oturulan Zeki Müren fenalaşıp kendini kaybetti. TRT’ye çağırılan doktor ilk müdahaleyi yaptığında ise Zeki Müren çoktan hayata veda etmişti.

Yaşamı boyunca her türlü dedikoduya hatta kendi deyimiyle iftiraya rağmen hiç solmayan, ışığından hiç kaybetmeyen “Sanat Güneşi”, 24 Eylül 1996’da batmış, Türkiye’nin ilk “sivil Paşa” sı Zeki Müren “kara dünya” ya veda etmişti.

Geride 300’ü aşkın şiir, 500’ü aşkın plak, 100’e yakın beste, 18 film ve 1000’i aşkın desen bırakarak. Bir de trilyonlarla ifade edilen miras. Onu da Mehmetçik Vakfı ve Türk Eğitim Vakfı'na bağışlamayı vasiyet ettiğini öğrenecektik.

Cenaze töreni de hiçbir sanatçıya nasip olmayacak kadar görkemli oldu. Devletin en tepesinden en alt kademesine kadar birçok kişi başsağlığı mesajı yayınladı.

İlk tören Bursa Ahmet Vefik Paşa Devlet Tiyatrosu’nda yapıldı. Daha sonra “Sanat Güneşi” nin bayrağa sarılan naaşı Bursa Ulucami’ye kadar eller üzerinde taşındı.100 bine yakın kişinin katıldığı tören sonrasında Emirsultan Mezarlığı’nda gözyaşları arasında toprağa verildi. Evet, işte 1931’de Bursa’da başlayan Türkiye’de sanat ve sahne dünyasında birçok “ilk”e imza atan hatta “devrim”ler yaratan Zeki Müren 65 yaşında yorgun kalbine yenik düşmüş bir kuyruklu yıldız gibi kayıp gitmişti hayatımızdan.



Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !